Rus alfabesi

Rus alfabesi 1-2 günde tam olarak öğrenilecek kadar kolay bir alfabedir. Eğer alfabeyi tam olarak nasıl pekiştireceğiniz hakkında aklınızda halen soru işaretleri varsa veya rus alfabesi hakkında daha fazla örnek ve öğrenme metodlarına ihtiyacınız var ise aşağıdaki rus alfabesini öğrenme metodlarını ve rus alfabesi kelime örneklerini inceleyebilirsiniz. Merhaba Efehan, evet dersimizde bulunan kiril alfabesi doğru. Belki sizin izlediğiniz videoda el yazısı ile de gösterdilerse size farklı gelmiş olabilir. El yazısında bazı harfler farklılık gösterebiliyor. LaunchMaster12 - 28.04.2019. Teşekkürler yararlı oldu. Artık kitap gibi kaynaklar bulmak çok zor ama kitaptan okumuş gibi ... Rus Alfabesi: Lütfen aşağıdaki Rus harflerini elinize boş bir kağıt alarak kendiniz yazmayı deneyiniz. Ayrıca çıkardıkları sesleri dinlemeyi ihmal etmeyiniz. Yabancı dil öğrenirken harflerin ya da kelimelerin çıkardıkları sesleri dinlemek hayati önem taşır. Rusça Kiril alfabesi ve okunuşu. ... Rus dilinde okuma diğer dillere göre daha kolaydır çünkü Rusça’daki harfler Türkçe’deki gibi, okunurken-birkaç istisnanın dışında- bir ses değişimine uğramazlar. Rusça’da asıl zor olan doğru vurgulama yapabilmektir. Rusça’da Türkçe’ye göre ters bir vurgulama sistemi ... El Yazısı ile Rus Alfabesi. 4. Öğrendiğimiz Sözcük ve Cümlelerin El Yazısı Çalışması . Aşağıdaki sözcüklerin el yazısı çalışması video dersini izleyin. Çalışma defterinde alıştırma yapın. Kiril Alfabesi ( Rus Harfleri ) ve Okunuşları 1 Comment. Kiril alfabesi sadece rusların kullandığı bir alfabe olarak bilinsede bu harfler bir çok ülke tarafından kullanılmaktadır. Özellikle doğru avrupa ülkeleri ve bir çok Türk ülkesi de kiril alfabesini kullanmaktadır. Ve bu harfler arasında zaman zaman bazı harf ... Rus dilinde okuma diğer dillere göre daha kolaydır çünkü Rusça’daki harfler Türkçe’deki gibi, okunurken-birkaç istisnanın dışında- bir ses değişimine uğramazlar.Rusça’da asıl zor olan doğru vurgulama yapabilmektir. Rusça’da Türkçe’ye göre ters bir vurgulama sistemi vardır ve sözcük doğru söylenmesine rağmen anlaşılamama söz konusu olabilir. Adını onu geliştiren Ortodoks rahipleri Kiril ve Metodius'tan alan Kiril alfabesine dayalı Rus alfabesi, herhangi bir sebeple Rusça öğrenmeye karar verenlerin öğrenim süreçlerinde, henüz ilk karşılaşmada gözlerini korkutan büyük bir engel olarak algılanmaktadır. Rusça öğrenme isteklisi çoğu kişi, daha alfabeyi görür görmez fikrini değiştirmekte ve Rusça ... Kiril alfabesi, Avrupa’da oldukça yaygın olan Latin alfabesinden çok farklıdır. Latin harflere dayanan klasik bir klavyede Rusça bir metin yazmak neredeyse imkânsızdır. Birçok Avrupa dilinde kullanılan Latin alfabesi gibi Kiril yazısı da ağırlıklı olarak Yunan alfabesine dayanmaktadır. Rus alfabesi ya da Rusça alfabe, Kiril alfabesi olarak da bilinir. Rus alfabesinde 33 harf bulunur. Rus alfabesin’de 10 tane sesli, 21 tane sessiz, 2 tane de telaffuzda değişiklik yapmanıza neden olan işaret bulunmaktadır.. İşte Rus alfabesi neye benziyor sorusunun cevabı (Sözlükteki harf sırasına göre sıralanmıştır.

2500'den fazla Rus/Ukraynalı/Belaruslu Kızla tanıştım sor bana

2020.06.13 15:38 synthlover0 2500'den fazla Rus/Ukraynalı/Belaruslu Kızla tanıştım sor bana

Konuya nasıl başlayacağımı bilmiyorum ama 2500'den fazla Slav uyruklu kızla tanışmış bulundum/Hayatımdaki tek eğlence dil öğrenmek,çok küçük yaşlarda İngilizce ve Almanca öğrendim,büyüdükçe ilglierim değişti ve Viking Rünleri okumaya ve bunu yanında Norveççe öğrenmeye başladım/Bir süre sonra bunlar da beni kesmedi ve kiril alfabesi içeren Rusçaya giriş yaptım/İngilizce ve Almancaya göre gerçekten zordu fakat diğer bildiğim dillerde bolca kaynak bulabildiğim için bilgiye erişimim çok kolaydı
Rusça öğrendiğimi duyan okulumdaki Ruslar ve Ukraynalılar (Antalya'da yaşıyorum okulumda çok fazla Rus/Ukraynalı öğrenci vardı) çok sevindiler ve bana yardım etmeye başladılaÇok kalabalık bir Rus arkadaş grubum olmuştu,sürekli benimle ilgileniyorlardı,onların dilini öğrenmem çok hoşlarına gitmişti/Birbirimizi sosyal medyalardan takip ediyor ve gece gündüz mesajlaşıyorduk/Daha sonra bu sosyal medya üzerinden İngilizce/Amanca/Türkçe öğrenen Ruslarla tanışmaya başladım/Durum artık tamamen kontrolümden çıkmaya başlamış,tam anlamıyla bir Slav hayranlığına dönüşmüştü
İşler çığ gibi büyümüştü,yaz zamanı gelmişti ve Türkçe öğrettiğim Ruslar Antalya'ya tatile gelmeye başlamışlardı/O yaz neredeyse 100 kişiyle buluştum ve hayatımın en güzel yazlarından birisini geçirdim/Çoğu zaten ruble ile alışveriş yaptıkları için çoğu şey onlara ucuz geliyordu ve bunu söylemeye ne kadar utansam da çok fena sırtlarından geçinmeye başlamıştım/Bulunduğum civardaki barlar getirdiğim Ruslar için bana para ödüyordu/Kendimi ne kadar kötü hissetsem de çok eğleniyordum/
Bu dönemden sonra Otellerde çalışmaya başadım ve aklınıza gelen neredeyse her işi yaptım/İster istemez yine çok fazla yabancı insanla etkileşimde bulumdum ve bildiğim dillerin çok yararını gördüm/Kendi dillerinde çok iyi konuştuğumu duyan turistlerin gözlerindeki şaşkınlığı ve mutluluğu görmenizi çok isterdim/Bu sürede oteldeki bir numaralı eleman olmuştum,genç yaşım ve güzel diksiyonum nedeniyle konuklar benimle tanışmak istiyordu/Otel yönetimi de bundan çok memnundu,yaklaşık 3 ay sonra hızla yükselmeye başlamıştım fakat okulum için bütün bu işleri bırakmış bulundum
Bütün bunlar olurken bir hayli para biriktirdim normal olarak/Moskovaya gidip dil eğitimimi ilerletmek için covid-19 pandemisinin durulmasını bekliyorum/Daha sonra da eski Sovyet ülkelerini ziyaret etmek gibi planlarım var
İstediğinizi sorabilirsiniz,Спасибо за чтение этого!
submitted by synthlover0 to sorbana [link] [comments]


2020.05.17 03:24 karanotlar Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı

Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı
https://preview.redd.it/xed32w0j68z41.jpg?width=736&format=pjpg&auto=webp&s=52bbf5262977a3a4edc0698f8bee2a74a926fc07

Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum.

Sedat Ulugana
“Soykırım”, fizikî yok oluşu öngördüğü gibi ruhsal yitimi de ifade eder. 1915 Ermeni Soykırımı, her iki özelliği de güçlü bir şekilde ihtiva eder. Bununla birlikte Ermeniler üzerinde gerçekleştirilen her iki yok edişe rağmen “soykırım” ifadesi, görece yeni sayılır. Ermeniler özelinde gerçekleşen olaylar, 1800’lerin ortalarında “terör”, yüzyılın sonuna doğru “katliam” ve Yahudi Holokostu sürecinden sonra “jenosid”, yani “soy”un kendisini bitirmeye dönük siyasal bir proje olarak tanımlandı. Kuşkusuz, mezkûr tarihsel gerçeğe dair binlerce metin yazıldı. Ancak bunların çoğunun hakikat tözüne tümüyle yaklaşmayı başaramadığı ileri sürülebilir. Zira ilkin sözlü kolektif hafıza es geçiliyor sonra da bir taraf aklanmaya ya da suçlanmaya çalışılıyor. Bundan da ilginç olan şey, bu soykırımın suçunu Kürde yıkmak ya da kimi Kürtlerin efendiler adına suçu üstlenmeleridir. Burada, Fırat Aydınkaya’nın “Sekiz Soruda Ermeni Soykırımı ve Kürtler” başlıklı yazısı vesilesiyle söz konusu olguya yoğunlaşmaya çalışacağım.
Ne zaman Ermeni Soykırımı söz konusu olsa, Türk tarihçi çevre ve kurumları hemen belgeleri açma argümanını ortaya atarlar. Ancak zaten “soykırım” niyet bazında bir proje olarak öngörülüp icra edildiği için, soykırımcı elinden geldiğince “kanıt” niteliği taşıyan her şeyi (buna ölü insan bedeni de dâhil) yok etmeyi esas alır. Nazi kampları, Dersim, Zilan, Ruanda ve Bosna örneklerinde bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. Ama soykırımcının yok etmeyi bir türlü başaramadığı veri, kolektif hafızayı sarıp sarmalayan “söz”dür. Onun için maddi kanıt bulunsun ya da bulunmasın, Anadolu ve Kürdistan’daki devasa kolektif hafıza, bize bu topraklarda soykırımların yaşandığını söylüyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere dönük gizli ajandasının olmadığına şahsen inanmadığım gibi bazı çevrelerin “katliam savaş yıllarında spontane gelişti” tezine de katılmıyorum. Soykırım kavramsal olarak içinde muntazam bir programı ve disipline edilmiş bir çerçeveyi barındırır. Ancak Ermenilere dönük katliamlara bakıldığında “plandaki eksiklikler” göze çarpar. Bunun başat nedeni, yerelin iradesinin çoğu zaman merkezin iradesinin önüne geçmesidir. Bu sadece Ermeni katliamlarına özgü bir şey değil, disipline edilemeyen Osmanlı idaresinin kadim bir özelliğidir. İşte Kürde soykırım suçunu yıkma girişimi tam da buradan, yani yerelin iradesinin görünür olduğu noktadan el alıyor.
Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum. Öte yandan tarihsel olarak “Ermenilerle Kürtlerin arasında ölümcül gerginliğin olduğu birçok yerin mevcut olduğu” tezi de son derece sorunludur. Şayet kastettikleri yerler Bitlis ve Van vilayetleri ise, meselenin tarihsel ve toplumsal çerçevesini deşmekte yarar var.
Bazı akademisyenlerin iddialarının aksine her iki vilayette de Sünni Kürtler total nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Bitlis vilayetinin kadim coğrafyası Mervanîlerden çok sayıda Kürt mirliğine (Bitlis, Hîzan, Şîrvan, Xerzan/Garzan, Hezo, Çapakçur, Karni, Zirki) ev sahipliği yaparken, Van kalesi ve etrafındaki şehri dışarıda tutarsak, birden fazla Kürt mirliğinin (Hekari, Westan, Miks, Bargirî, Mehmûdî ve kısmen Bazîd) etkinlik sahalarını görürüz. Ermeniler “reaya” yani Kürtlerin deyimi ile “fileh” (fellah/çiftçi) kesimini oluştururken, Kürtler “aşiret” olarak konuşlanıp daha çok mirin “talan ekonomisi”nde operasyonel güç olarak kullanılır. Talan, bu süreçte içsel bir aksiyonu içermez, yani bazı Osmanlı tarihçilerinin çarpıttığı gibi, mirlik sahasındaki aşiretin yine aynı mirlik sahasındaki Ermeni köylüyü talan etmesine değil, mirin düşmanına dönük dışsal bir aksiyon söz konusudur.
Kürtler ve Ermeniler arasındaki bu klasik ve yaygın tarihsel ilişki, Kürt mirlerinin tasfiye edildiği 1850’lere kadar sürdü. Mirlerin tasfiye edilmesinden sonra, Kürt coğrafyasındaki aşiretlerin yapısı değişti. Bu süreçte “tekrar-aşiretleşme” yaşandı, İstanbul’dan gönderilen “kırmızı fesli efendi” etkili olamadı, siyasal ve sosyal boşluğu Mevlâna Halit’in “şeyh” halifeleri doldurmaya çalıştı. Bu şeyhler işe koyulurken, özellikle muazzam derecede iç içe geçmiş olan Kürt-Ermeni toplumunun silikleşen dinî kodlarından “mustarip”lerdi. 1860’larda Kürt aşiretlerinin azımsanmayacak bir kısmının Êzidî olduklarını da hesaba katarsak, şeyhlerin işlerinin ne kadar zor olduğunu görürüz. Bu süreçte şeyhler özellikle Kürt aşiretlerini yeniden Sünnileştirmeye çalışarak işe başladılar ve bu süreci Hristiyan karşıtlığı üzerinden gerçekleştirdiler. İşte Halidî Norşin Şeyhi Diyaddin’in (Şeyh Hazret) Ermenilerle mukim Muş ovasından geçerken, “kötü kokuyorlar” diye burnunu kapatıp, Badikan aşireti muhitine vardığında “cennet gülü gibi kokuyor” diyerek elini burnundan çekmesi buna delalettir. Velhasıl Sünnileştirme, Hamidiye Alayları sürecini de içine alarak 1900’lerin başına kadar aralıksız sürdü ve bu süreç, Ermenilerden önce, Kürtlere dönük bir projeydi. Nitekim bölgeyi ziyaret eden Safi Paşa, Garzan’daki Ermenilerin çoğunluğunun Ermenice bilmediğini, Kürtlerin ise sadece ismen Müslüman olduklarını ama daha çok Ermeniler gibi yaşadıklarını görünce şaşkınlığını gizleyememişti.
1900’lerin başlarında Hamidiye Alayları menşeli birkaç elit Kürt ailesini saymazsak, Kürtler ve Ermeniler arasında düşmanlıktan ziyade, dayanışma ve ortak yaşam ruhu mevcuttur. Elbette bu süreçteki Hamidiye Alaylarının talan seferlerini ve kitlesel katliamlarını göz ardı etmemek gerekir. Mirlik nostaljisi yaşayan Hamidiye Alayları, bir Osmanlı projesi olarak sadece Ermenilere dönük talan seferlerine girişmediler, Hamidiye sisteminde kendisine yer bulamayan aşiretlere de saldırdılar ve bölgelerini yağmaladılar. Bununla yetinmeyip birbirleri ile de savaştılar ve birbirleri yağmaladılar. Bu bağlamda Hesenan-Heyderan ve Sîpkan çatışmaları hemen akla gelmelidir.
Hamidiye şiddeti, Ermeni modernitesi için de güçlü dayanaklar ortaya çıkardı. Taşnaksütyun (Ermeni Devrimci Federasyonu), siyasal bir oluşum olarak ortaya çıktığında, Ermeniler nezdindeki Hamidiye nefretini genelleştirip, bu nefreti umum Kürtlere mâl etmeyi başardı. Döneme dair Osmanlı arşivinin sıkıntılarını göz önüne alarak naçizane şu öneriyi yapabilirim: Özellikle Van ve Bitlis’teki Rus, İngiliz ve Fransız viskonsolosların tuttukları notlara ve kaleme aldıkları gözlem raporlarına bakılabilir. Bu dönemde Taşnaksütyun son derece çelişkili bir politika yürütür. Hareketin bir kanadı Kürtlere dönük barışçıl bir programı savunup bu program çerçevesinde “Kürt aydınlanması ve modern Kürt kimliğinin oluşum süreci”ne katkı sunmayı teklif eder. Öbür kanat ise, Bizans’la hem-zaman olan Büyük Ermeni İmparatorluğu’nun tekrar tesis edilebileceğini ve bu nostalji uyarınca “dağlı vahşi Kürtler”in bu “ata yurdu”ndan kovulması gerektiğini savunur.
Meşrutiyet (1908) yani “Jöntürk Devrimi”, bütün Osmanlı sahasında olduğu gibi Kürt-Ermeni ilişkilerinde de mühim bir kırılma noktasına tekabül eder. 1908’e kadar hilafetin sadık hizmetçisi Hamidiyeli Kürtler, Al-i Osman devletinin sadık kulları iken, 1908’den sonra “zalim Abdülhamit rejiminin suç ortakları” ve “meşrutiyet/aydınlanma karşıtı gericiler” olarak kodlandılar. Hakeza 1908’e kadar devlet için Ermeni cenahı “fesad yuvası” iken, 1908’den sonra nispeten ve kademeli olarak “Abdülhamit rejimi döneminin mağdurları”na dönüştü. Kuşkusuz bu dönüşümün mimarı da Taşnaksütyun’dur. Nitekim, Taşnaksütyun’un mühim isimlerinden Rupen Paşa, Muş ovasında düzenli Osmanlı birliklerine karşı savaşırken, “meşrutiyetin ilanı” haberini bir çatışma esnasında Osmanlı askerlerinden alır ve birkaç gün sonra Muş’a inerek, Muş ahalisinin tezahüratları eşliğinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın afili kadrolarından birine dönüşecek olan İttihatçı Ömer Naci ile birlikte resmî askerî geçite katılır ve “soykırımın taşra organizatörü” olarak nitelendirilen Hoca İlyas Sami ile kucaklaşır. Aynı şekilde pek de “Kürtlük” iddiası olmayan Hoca İlyas Sami ile Keğam Garabetyan, İttihat Terakki Cemiyeti-Taşnaksütyun ittifakı boyunca (1908-1914) her seçimde Muş mebusları olarak Mebusan Meclisi’ne seçilirler.
Söz konusu süreçte artık “günah keçisi” Hamidiye Alayları özelinde Kürtlerdir. Meşrutiyet’in ilanı ile Kürt elitleri elimine edilmeye çalışılır. Kör Hüseyin Paşa İran’a kaçar, (1909’da Muş hapishanesinde zehirlenerek öldürülen) Hesenanlı Rıza ile kardeşleri Fetullah ve Seyyid Ali tutuklanır, Kürt Teavvün ve Terakki Cemiyeti’nin büroları teker teker kapatılır. Muş Murahassı naibi Rahip Vartan, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) merkez bürosuna göndermiş olduğu bir ihbar mektubunda “toplantı yapan Kürtler Meşrutiyet idaresine karşı ayaklanacaklar ve bu süreçte de Ermenileri katledecekler” diye yazar. Rahip Vartan ihbar mektubunda, iki cihan bir olsa yan yana gelemeyecek olan ve yıllardır birbirleri ile kan davalı olan Heyderan, Cibran, Hesenan ağalarını, daha etkin bir mürit ağı için birbirleriyle rekabet edip birbirlerinin fetvalarını “batıl” ilan eden Gayda, Norşin, Küfra tekkelerine bağlı şeyhler ile bir araya getiriyordu! Daha sonra İTC’nin gizli ajanları tarafından yapılan tetkikatlar neticesinde anlaşılacaktı ki böyle bir toplantı hiç gerçekleşmemişti!
Aydınkaya, Taşnaksütyun-İTC seçim ittifakı döneminde boy veren Kürt entelijensiyasının “o dönemki ittihatçıların kıyıcı diskuruna başvurarak Ermeniler için ‘dahili düşman’ tabiri kullandığı” iddiasını görünür kılmak için kadim bir hanedan olan Bedirhanîlerden gelen Salih Bedirhan’ın “Rojî Kurd” dergisinde 1912’de yazmış olduğu bir makaleye atıf yapıyor. Salih Bedirhan’ın yazısının genelinden cımbızlanarak alınan bu ibare üzerinden dönemin Kürt entelijensiyasını soykırım konusunda mahkûm etmeye dönük bu “kanıt” niteliğindeki cümlelerin, her gün düzenli olarak İstanbul, Paris ve Londra olmak üzere onlarca merkezde günlük ve haftalık yayın yapan Ermeni neşriyatının Kürtlere dönük hamasi ve ırkçılığa varan yazılara karşı yazılmış fevri bir cevap olduğunu hesaba katılmıyor.
Bedirhanileri “soykırım” üzerinden mahkûm etmeye çalışan kesimler, aynı aileye ve entelektüel kategoriye dâhil olan Abdurahman Bedirhan’ın “Pro-Armenia” ve “Kürdistan” gazetelerinde yayınlanan ve Ermeni mücadelesini öven yazılarının Geliyê Guzan’da bir Ermeni fedainin üstünde yakalandığından haberi olmayabilir! Aynı Salih Bedirhan’ın Erciş’teki Timur, Emin ve Hüseyin Paşalara, “Ermenilere asla zulmetmeyiniz” başlıklı bir mektup gönderdiğinden de haberi olmayabilir! Yine Fransız rahip Bonte’nin iddiasına göre istihbaratçı olduğu sanılan Rus gazeteci M. Berezowsky, 1913 baharında Siirt’te Yusuf Kamil Bedirhan ile görüşmüştür (Yusuf Kamil, bu görüşmeyi de daha sonra doğrulamıştır). Rus gazeteci, kendisine Rusya’nın Kürtlere “bağımsızlık tanıma” niyetinde olduğunu ve bunun için kendilerine silah yardımı yapılacağına dair teminat vermiştir. Bu teminata karşılık ise Bedirhan’dan öncelikle Ermenileri katletmelerini istemiştir. Bedirhan, “katliam” talebine şiddetle karşı çıkmış ve görüşmeyi ivedilikle Fransızlara bildirerek Rusların Ermenilere dönük bu örtülü projesini teşhir etmişti. Fazla değil, bir yıl sonra olgunlaşan Kürt hareketinin bir meyvesi olarak, Bitlis’te bir Kürt başkaldırısı cereyan edecekti ve Halife Selim’in işbirliği, hiç olmazsa tarafsız kalınması yönündeki dostane mektuplarına rağmen Taşnaksütyun özelinde Ermeniler silahlanıp “Bitlis İsyanı”nın bastırılması için İTC ile kol kola Kürtlere karşı savaşacaklardı. Fransız viskonsülün deyişi ile “Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali’nin dar ağacında asılı bedenlerini gören Kürtler sadece İTC’yi değil ittifak yaptığı Taşnaksütyunu da sorumlu tutacaklardı.” Elbette İTC-Taşnaksütyun ittifakı, bununla da yetinmeyip, günümüzde hâlâ Van yöresinde söylenen “Şekir Ağa” stranına ilham kaynağı olan, dönemin Kürt hareketinin mühim kadrolarından Hertoşili Şekir’i öldürecekti. Belki de aslen Bitlisli olan Xelîl Xeyalî, “Ermenileri dahil düşman görüp onlara (kurmê darê) yakıştırması”nın nedeni, bu gelişmelerdi!
Aydınkaya, soykırım yıllarında asker kökenli Kürt aydınlarının Osmanlı ordusu saflarında bulunduğunu ileri sürerek bu aydınların soykırımın aksiyon safhasına katılmış olduklarını ileri sürüyor. Oysa bu yıllarda “Ordu saflarında bulunma” hali sadece Kürt aydınlarına özgü bir durum değildir. Torosyan gibi Ermeni kökenli subayların yanı sıra onlarca Arap, Türk, Arnavut, Boşnak ve Çerkez aydın da savaş cephelerindeydi. Yıllardır soykırıma katılmak ve hatta yönetmekle ile itham edilen Cibranlı Halit Bey ise, bu süreçte Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadığı muhitlerin çok uzağında, Filistin cephesindedir. 1916’nın sonlarında bölgeye gelecek ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili son anda Deli Halit Paşa’nın elinden kurtarıp Aras boylarına götürecektir. Kadri Cemil Paşa ve İhsan Nuri’nin de Iğdır ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili kurtardığını biliyoruz. Hesen Hişyar Serdî’nin çocukları kurtarmak için canı pahasına jandarmalara karşı direndiğini biliyoruz.
Aydınkaya hızını alamamış, Kürt edebiyatından da bir örnek vermek istemiş ve Hecî Qadirê Koyî’nin “Xakî Cizîr û Botan, ye’ni willatî Kurdan / Sed heyf û mixabin deyken be Ermenistan” (İmlâsını düzeltip çevirisini ekliyorum: Cizre ve Botan toprağı yani Kürt ülkesi/ne yazık ki Ermenistan diye adlandırılıyor) dizelerini soykırıma ilhamla nitelendirmiş! Koyî’nin bu beyti, takriben 25 yıl sonra gerçekleşecek olan katliamlara nasıl ilham kaynağı olmuş olabilir? Söz konusu dönemde İstanbul’da bulunan Koyî, Osmanlı anasırı içinde yaygınlaşan milliyetçi söylemin bir örneğini vermiş sadece. Burada Ermeni Soykırımı’na ilham gibi anakronik bir içerikten çok “Kuzey Kürdistan-Batı Ermenistan” tartışmasını Kürt milliyetçiliği içinden okumaktan söz edilebilir. Kürtçe konuşmayan Kürtleri “piç” sıfatıyla tahkir etmekten geri durmayan sert mizaçlı şairin “Wilayeti Kurdan” dediği sahanın kuzeyini, oryantalistlerin tabiriyle “Armeno-Kurd” coğrafyasını hiç görmediğini de unutmamak gerekiyor.
1915 Nisanı’nda başlayıp bütün yıla yayılan katliamlara iştirak eden Feyzi Bey, Hoca İlyas Sami ve Hacı Musa Bey gibi aktörlerin yanına birkaç kişi daha eklemek istiyorum. Van’da Gıdıkzade Süleyman, İdris, Vanlı Şevket Efendi, Muş’ta Seidê Nado vd. Bu şahsiyetlerin hemen hemen hepsinin 1914 sonbaharına kadar Teşkilat-ı Mahsusa’ya üye olduklarını biliyoruz. Pirinçizade Feyzi Bey, Diyarbekir bölgesindeki Ermeni tehcirinden sonra şehirdeki Ermeni mallarının büyük çoğunluğuna tek başına el koydu ki bu sermaye yeğeni Ziya Gökalp’ın İstanbul camiasına Türkçü bir ideolog olarak katılmasını sağladı. Aynı Pirinçizade, 1925 Şeyh Sait İsyanı sürecinde Kürt hareketinin darmadağın olmasını sağladığı gibi, Palu-Genç-Lice üçgenindeki Kürt katliamlarının da mimarı oldu. Topalzade lakaplı Hoca İlyas Sami (Muşlular onun için “Topalzade köprü olsa üzerinden geçilmez” derlerdi), Azadî Hareketi’nin önderi Cibranlı Halit Bey’i devlete teslim eden, Ermenilerden sonra Muş ovasını Kürtsüzleştiren eski ittihatçı yeni Kemalist bir kadroydu. Gıdıkzade İdris ve Süleyman (Hüsamettin Cindoruk’un dünürleri), Erciş kent merkezindeki bütün Ermeni mallarına tek başlarına el koydular. Ağrı İsyanı sürecinde Zilan deresinde 15 bin Kürdün katline bizzat katıldılar. Vanlı Şevket Efendi (“gazeteci” Fatih Altaylı’nın dedesidir), Van’daki Ermeni kiliselerine bile el koyduktan sonra 1930 Zilan katliamına iştirak etti ve Zilan’daki Kürt köylerini uhdesine aldı. Seîdê Nado ise, “ganimet elde edemeden” 1916 kışında Bulanık’taki bir çatışmada öldürüldü.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın mühim isimlerinden Hacı Musa Bey (İBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun dedesidir), Azadî Hareketi’ne sızdırılan bir muhbirdi. Bu konu, dönemin Muş Valisi Sakıp Bey’in raporlarında detaylı şekilde anlatılır. Hacı Musa Bey, Ermenilere ait arazileri Hoca İlyas Sami ile paylaşmaya yanaşmadığı için Ankara’ya şikâyet edilir. Önce Sinop’a daha sonra da Kayseri’ye sürgün edilir. Sürgünde Mustafa Kemal’e gönderdiği mektupta “Ermeni mezalimi ve Şeyh Sait dönemi hizmetlerimi hatırlayınız ekselansları. Duydum ki Ankara’da bir çiftlik kurmuşsunuz (Atatürk Orman Çiftliği kastediliyor, S.U.) beni yanınıza alınız, çobanınız olmaya razıyım” diyordu. M. Kemal’den yüz bulamayınca, sürgünde bulunan Kör Hüseyin Paşa’ya sığındı. Oradan firar ederek Binxet’e, yani günümüz Rojavasına geçti. Yarısı eski Taşnaksütyun kadrolarından oluşan ve Kürt-Ermeni ittifakını savunan Xoybun’a kaydoldu. Ama birkaç ay sonra öldü. Oğlu Medeni ise Kör Hüseyin Paşa’yı öldürüp Türkiye’ye döndü ve devlet tarafından affedilip “milis” kadrosuna alındı. Medeni, yıllarca Muş ovasında Seyîdxan, Elîcan ve Ağrı isyanının diğer kılıç artıklarını avladı. Kör Hüseyin Paşa’ya gelince; kendisi 1914 sonbaharında Sarıkamış-Erzurum dolaylarına gönderilmişti. 1916 yılına kadar da cephede savaştı. Yenilince ailesini de yanına alarak Urfa’ya kadar kaçtı ve 1920’ye kadar bölgeye dönemedi. Şahsen birkaç yazıda Kör Hüseyin Paşa’nın katliamlarına katılmış olabileceğini ima etmiştim, lakin Mela Muhemedê Zîlanî’nin savaş günlüğünü bulduktan sonra Paşa’nın 1914-1920 yılları arasında kendi etkinlik sahasına hiç uğramadığını anladım. Paşa 1920 yılından sonra bölgeye döndükten sonra, 1926’da İstanbul’a sürgün edildi. Bütün mallarına el konuldu ve bir daha dönmesine izin verilmedi. Ağrı isyanına katılmak için sürgün yerlerinden firar eden bütün çocukları, Mehmet ve Nadir Süphandağ hariç, öldürüldü.
Bir de kişisel hikâyemin parçası olan Bekiranlı Maruf Ağa’dan söz etmek istiyorum. Maruf Ağa, babamın dedesi olur. Erciş’in Cergeşîn köyündeki hiçbir Ermeniyi dönemin Erciş kaymakamına teslim etmedi. Ermenileri bölgeye yaklaşan Rus birliklerine teslim ettikten sonra köyüne geri döndü, ama üç gün sonra aynı Rus birlikleri köyüne saldırdı. Maruf Ağa nefs-i müdafaada bulunarak 18 akrabası ile silaha sarıldı. “Mitralyöz” ateşine tutulan Maruf Ağa ve 18 akrabası birkaç saat içinde oracıkta can verdi. Ermeni bir fedai Maruf Ağa’nın cenazesini tanıdı. Arkadaşlarına dönüp, “bu, çoluk çocuğumuzu Erciş kaymakamından koruyan ‘Krivê Mero’ (Kirve Maruf ) değil mi?” diye soracak ve Maruf Ağa’nın üzerinden çıkan gümüş tütün tabakası, ağızlık ve kehribar tespihini getirip büyük ninem Meyro’ya teslim edecekti.
Yukarıda vurgulandığı gibi, soykırımcı “söz”ü yok edemez. Sözün bize anlattığına göre bu süreçte Ermeni ulusu ve yaşam alanları yok edildi. Ancak soykırım üzerinden Kürdü dövenlerin aksine Kürtlerin umumî bir iştirak ile soykırıma katıldıklarına dair elimizde yazılı ya da sözlü kanıt yoktur. Kürt cenahındaki mevcut sözlü tarihin aktardığına göre bireysel ve küçük çaptaki Kürt grupların iştiraki söz konusu olsa da özellikle aşiret alaylarının 1915 yıllındaki katliamlara katıldığına dair neredeyse hiçbir veri yoktur. Bu aşiretlerden bazılarının özellikle de dağlık bölgelerde sınırlı bir katılımı olduğunu biliyoruz. Zira cepheye sürülen bu operasyonel Kürt süvarileri, 1914 kışı itibari ile ilerleyen Rus ordusunun karşısında savaşmalarına karşın tutunmakta güçlük çekiyorlardı. 1915 yılında, yani katliamların yaşandığı süreçte çoğu Kürt köyü ve aşiret muhitinde 15-60 yaş arası erkek nüfusun neredeyse tamamının silah altına alınıp muhtelif cephelere gönderildiğini biliyoruz. Nitekim 1916 baharına gelindiğinde Bitlis ve Van cihetlerinde aşiretlere mensup bir topluluğu görmek imkânsızlaşmıştı. Nogales’in de aktardığına göre çoğu merkezde, örneğin Bitlis, Adilcevaz ve Muş’ta katliamlar bizzat kaymakam ve valilerin emri ile jandarmalar tarafından gerçekleşiyordu. Bu jandarmaların bir kısmının Kürt olması veyahut bölgedeki Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin çoğunluğunun Kürt olması, “umumi iştirak” anlamına gelmez. Efrîn’e götürülüp Kürtlere karşı savaştırılan korucular geliyor aklıma. O korucuları anıp, “Efrîn’i Kürtler ele geçirip cihatçı teröristlere peşkeş çektiler” mi demeliyiz?!
“Ermeni malları” meselesine gelince; o dönem bölgede ekilip biçilen arazi, toplam arazinin yüzde 10’una tekabül eder. Yani ziraî faaliyetler son derece sınırlıdır ve bugünkü toprakların tamamına yakınında ekim ve toprak mülkiyeti söz konusu değildir. 1925’ten sonra başlatılan tapulamada Kemalist kadroların geniş topraklara el koydukları, 1947’ye gelindiğinde 19 milyon dönümlük arazinin söz konusu kadrolara verildiği görülmektedir. Bu noktada Ünal, Sazak, Menderes gibi devasa toprak maliklerinin kimin topraklarına el koyduklarını sorgulamak nedense kimsenin aklına gelmez! Kaldı ki İsmet Paşa’nın kesin emri şu şekildeydi: “Ermenilerden boşalan köylere Kürtlerin yerleşmesine izin vermeyin, buralara Türk muhacir yerleştirilecektir.” Bu malların mühim bir kısmı eski ittihatçı yeni Kemalist kentli eşraf arasında bölüştürüldü ve bu sermaye özelikle Kürdistan’daki Türkçü siyasetin icra edilmesi ve dışarıdan nüfus getirilip yerleştirilmesi çerçevesinde bir gelir kaynağına dönüştürüldü.
Bazı kalemler bu bahiste, Ermeni fedailerin Kürtleri katliamdan geçirmesini “spontane misilleme eylemler” olarak yorumluyorlar. Oysa Rus işgali esnasında ele geçen aşiret efradının neredeyse tamamının Rus ordusu cenahında yer alan Ermeni fedailer tarafından katledildiğini biliyoruz. Ünlü Bolşevik Kürt romancı Ereb Şemo, bu katliamların tanığıdır. Muş cihetlerinde sayısız sivil Sünni ve Alevi Kürt infaz edildi. Erkeklere dahi tecavüz edildi. Özellikle Van’da Müslüman nüfus, daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanlığını yapacak olan Aram Paşa tarafından katledildi. Binlerce Kürt Hakkâri dağlarına sığındı ve büyük bir kısmı ya donarak ya da açlıktan öldü. Bir milyondan fazla Kürt Çukurova ve Konya ovasına göç etti, bu nüfusun neredeyse yarısı açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan öldü. Nitekim Deveciyan, Paris’teki Nubar Paşa’ya, Kilikya’dan göndermiş olduğu telgrafta, “Kürtlerin bir daha bu bölgelere dönmesine izin verilmemeli” diye yazıyordu!
Aydınkaya, dönemin Kürt entelijansının Wilson İlkeleri uyarınca “Ermenisizleştirilen bölgeler”de siyaset icra ettiğini (yazar, aynı yıllarda mezkûr bölgelerin Kürtsüzleştirildiği “yine” gözden kaçırıyor), hatta daha da ileri giderek özellikle Jîn gazetesinin “soykırımın yükünü hafifletme-değersizleştirme”ye çalıştığını iddia ediyor. Jîn gazetesi birkaç eksik sayı dışında Latin alfabesi ile de yayınlanmıştır, isteyen söz konusu gazeteyi baştan sona kadar tarayabilir. Acaba Jîn’de bizim göremeyip de Aydınkaya’nın gördüğü “soykırımın yükünü hafifleten, soykırımı değersizleştiren” ibareler hangileridir?
Jîn, Sevr Barış Konferansı süresince aktif bir propaganda yürüttü, zira bir misyon yayınıydı. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yarı-resmi yayın organıydı. Finansörü ise Paris’te Nubar Paşa ile birlikte hareket eden Kürt delegesi Muhammed Şerif Paşa’dır. Fransa’nın diplomasi arşivinde Wilson İlkeleri uyarınca kurulacak olan Ermenistan ve” özerklik” verilecek olan Kürdistan’ı gösteren bir harita var. Kırmızı kalem Nubar Paşa’ya, mavi kalem ise Şerif Paşa’ya aittir ve harita üzerinde kırmızı kalem ile mavi kalem adeta horoz dövüşü yaparcasına “sınır”ı belirlemeye çalışmışlardır. Bu dönemde Erzincan ve Koçgiri’deki Alevi-Kürt aşiretleri, “Kürdistan’ın kuzey sınırını Erzincan dağlarının kuzey kesimleri ve Sivas hattı oluşturur, başka sınır kabul etmeyiz” diye Şerif Paşa’ya mektup gönderirler. O esnada hâlâ Fransız işgali altındaki Kilikya’da bulunup “birkaç bin Müslümanı halletmek”le meşgul olan Ermeni delegasyonu da Nubar Paşa’ya gönderdiği memorandumda, bugünkü Ermenistan devleti Kürdolojisini hatırlatır şekilde, Kürt nüfusunu “Aşiretler”, “Göçerler” “Kızılbaşlar”, “Yezidiler” ve “Zazalar” diye sınıflandırıp yalnızca bazı aşiretlere “Kürt” denilebileceğini iddia ederek, “Van, Erzurum ve Bitlis vilayetlerinde bu manada Kürtlerin Ermenilerden daha az olduğunun Sevr Barış Konferansı Komitesi’ne izah edilmesi gerektiğini” ısrarla vurguluyordu.
Bu kadar iç içe geçmiş iki toplumu birbirine düşürüp ayıran şey, yalnızca her iki toplumda ortaya çıkan milliyetçilik-dincilik olamaz. Ancak meseleyi sadece Ermeni tezleri çerçevesinde okumak ya da efendinin suçunu üstlenmek, kırmızı ve mavi kalemlerin birbiriyle tutuştuğu hayalî kavga kadar acı bir ironidir. Efendiye bir şey diyemeyen köle, gittikçe üstlendiği suçu işlediğine inanmaya başlayabilir. Bugün “Efrîn fatihleri”yle ülküdaş olan Orhan Miroğlu’nun Türk solu ve liberallerine yaranmaya çalıştığı dönemde üstlendiği bu suçu, birkaç temelsiz kavramı Kürt sözlü/yazılı edebiyatından örneklerle bulayıp yeniden üstlenmek, bilimin, tarihin, gerçeğin ve “söz”ün karşıtı bir yaklaşımdır.
Yazının başında sözün önemini vurgulamıştım, yazının sonunda yine söze sığınıyorum, ki kişisel hikâyem Kürtlerin ezici çoğunluğunun hikâyesiyle aynıdır. Çocukluğum, Zilan Katliamından sonra devletin ailemi yerleştirdiği Van Denizi kıyısındaki bir Ermeni köyünde geçti. “Haçkarlar”ın arasında büyüdüm ve büyük nenem Nûrê, devletin milisi Siyahmed Çavuş’un tandırlara attığı Ermeni kadın ve çocuklarını her ekmek pişirdiğinde anlatırdı. Biz Serhat Kürtlerinin mutlaka uzak yakın bir dedesi veya nenesinin mezarı bugün Rewan (Erivan) dolaylarındadır. Dengbêj Reso’nun 8 yaşında iken (1911) söylediği kilam’da turna Erivan’dan uçup Iğdır ovasındaki köylere konar ve kanatlarının köküne bulaşmış olan Erivan toprağını getirir. Sınırda ise ne mavi ne de kırmızı kalemin izleri bulunmaktadır.

https://www.gazeteduvar.com.tforum/2020/04/26/efendinin-sucunu-ustlenmek-kurtler-ve-ermeni-soykirimi/?fbclid=IwAR3sWU5FQ0Xc60FmYtFMR_4qxo3cGUOzpoqnsYiYFwuFZq2nLSbaXUlX62M
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2015.09.13 11:20 takeojiro Türklerin kullandığı 13 alfabe

Bugüne kadar Türkler tam 13 alfabe kullanmış ;
Göktürk alfabesi: Türklerin milli alfabesidir. ilk örneği altın elbiseli adam kurganından çıkan tasta bulunmaktadır. Göktürk /orhun alfabesinde 38 harf vardır (Orhun harflerinin prototipi olarak görülen Yenisey yazı sisteminde 150'den fazla işaret vardır. Bu işaretlerin elenerek Orhun alfabesi'nde 38'e indirildiği görülüyor) https://tr.wikipedia.org/wiki/Orhun_alfabesi
Mani alfabesi: Uygur kağanı bögü 762 yılında mani dinini kabul edip halkına da kabul ettirince mani alfabesi, bu dini benimseyen türkler tarafından kullanılmaya başlamıştır. ancak türkçe sesleri karşılamadığı için kısa sürede vazgeçilmiştir.
Soğut alfabesi: Soğutlar fars kökenli bir millettir. türkler içerisinde ticari amaçlarla girmişler ve türkistanda yer almışlardır. 22 harfli olup sağdan sola yazılan bu alfabe uygur türklerince kullanılmıştır.
Uygur alfabesi: Bu alfabe soğut alfabesinin gelişmiş versiyonudur. mani alfabesi maniheist türkler arasında daha sonra yerini uygur alfabesine bırakmıştır.
Brahmi alfabesi: Budist uygurlar tarafından kısa süreliğine kullanılan alfabedir.
Tibet yazısı: Buda uygur türklerinin, tibetlilerle dini yönlerden yakınlaşmasının bir neticesi olarak kullanılmış ancak bu da kısa sürmüştür.
Süryani alfabesi: Hristiyan misyonerler zamanında nasturi mezhebi uygur türklerine kabullendirilmeye çalışılmış ve kısa süreliğine uygurlar bu alfabeyi de denemişlerdir.
İbrani alfabesi: Hazarlar gibi museviliği benimsemiş olan türkler, dini metinlerde bu alfabeyi kullanmışlardır. hazarların varisleri olan karay türkleri hala dini metinlerde bu alfabeyi kullanmaktadırlar.
Grek alfabesi: Hhristiyanlığı benimseyen anadolulu karaman türkleri, grek alfabesiyle yazmaya başlamışlardır. grek alfabesinin ilk yapıtları 18. yüzyılda görülmeye başlar. Karaman türkleri mübadele sırasında rumlarla birlikte anadoludan gönderilmişlerdir.
Ermeni Alfabesi :XI. yüzyıl ortalarında Doğu Anadolu’daki Ermeni devletinin Selçuklu Türklerince yıkılmasından sonra, Ermenilerin çoğu Kırım’a göçmüş ve oraya yerleşmişlerdi. Göçmen Ermenilerin bir kısmı daha sonra Batı Ukrayna’ya gittiler. Kırım ve Ukrayna’daki bu Ermeniler yüzyıllarca Kıpçak Türklerine bağımlı olarak yaşadılar. Uzun süren bu temas sonucu Kıpçak Türkçesi bu Ermenilerin din ve devlet dilleri oldu. Kilisede ve resmi yazışmalarda Kıpçak Türkçesini kullanır hale geldiler. Ancak, yazılarını değiştirmediler ve konuştukları Türkçeyi Ermeni alfabesiyle yazdılar. Ayrıca hristyan kıpçaklarında ermeniceyi kullandıkları düşünülmektedir.
Arap alfabesi: islamla birlikte karahanlılar zamanında dilimize geçmiş bir alfabedir. uzun süre kullanılmasına rağmen türkçe seslere karşılık vermeyişinden dolayı atatürk zamanında dilden atılmıştır.
Kiril alfabesi: Orta asya ve kafkaslarda ve doğu avrupadaki türk boyları, rus işgali sırasında bu alfabeyle tanışmışlar ve bu alfabeyi kullanmışlardır. kırgızistan ve kazakistan hala bu alfabeyi kullanmakta
latin alfabesi: Bakü türkoloji kongresinde tüm türklerin kullanması ön görülen alfabedir. Daha sonra sovyet işgalinde kalan türkler kiril alfabesi kullanmak kalmışlardır.
Latin Alfabesine Geçiş
Abdulhamit II
''Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir,” der ve bu soruna çözüm olarak “Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur,” (Siyasi Hatıralarım, Sayfa 192) , İkinci meşrutiyetin ilanından sonra Doktor Musullu Davut imzalı bir teklif , o zamanki Mebusan (Milletvekili) Meclisi ne bir tasarı olarak sunulmuş ve Latin harflerinin kabulü teklif edilmişti.
Latin alfabesine geçiş önerisi ilk 1850 de yapıldı Azeri yazar ve bilim adamı Mirza Fethali Ahundzade Efendi tarafından , Türkçenin Arap Alfabesi ve Fars gramer yapısı ile kullanılmasındaki zorlukları nedeniyle. İstanbul'da Sadrazam Fuat Paşa ile görüşen Ahundzade, Müslümanlar arasında kullanılan yazıdaki zorlukları ortadan kaldırmak gayesi ile hazırlamış olduğu yeni tarz harfleri içeren projeyi takdim etmiştir
Kullanılan yazının dinî bir yönünün olmadığını kaydeden Ahundzade, İslâmiyet'ten sonra Arap harflerinin birçok defa değişikliğe maruz kaldığını, bu yüzden yeni tarz yazının kabul edilmesine dinî açıdan bir engel bulunmadığını belirtmiştir.
1862 de Münif Paşa 'nın dediği :
Münif Paşa, 12 Mayıs 1862 tarihinde yaptığı konuşmada, hareke kullanılmadığı için Türkçe bir kelimenin birçok şekilde okunabildiğini, bu mahzurun ortadan kaldırılabilmesi için Arapçadaki harekelerin kullanılmasının da bir çözüm olmayacağını ifade etmiştir. Hızlı okumanın harflere karşı kazanılan meleke ile olduğunu kaydeden Münif Paşa, anlamları bilinmeyen kelimelerin, özel isimlerin doğru bir şekilde okunamadığını da belirtmiştir. Okuma-yazma bilenlerin sayısının az olmasının sebebini, Arap harfleri ile yazılan kelimelerin okunamaması ve bazı kelimelerin değişik şekillerde okunması olarak izah eden Münif Paşa, Avrupalıların yazılarında bu gibi zorlukların bulunmadığına, küçük yaştaki çocukların ve halkın kısa zamanda okuma-yazma öğrendiğine işaret etmektedir. O'na göre, Türkiye'de yazının öğrenilmesi güç olduğundan halkın fikren terbiyesi de mümkün olmamaktadır http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=352566
1869 yılında İran’ın Osmanlı İmparatorluğu Sefiri Melkum Han, aynı konuya temas ederek Arap harflerinin çıkardığı güçlükleri şöyle ifade etti :
“…Bizim çocuklar 5 – 6 yaşında mahalle mektebine verilip, iki üç senede bir Hatm indirdikleri ve birkaç sene Tecvid ile bu Hatm’ler tekrar olunduğu -halde- gazete verilse okuyamazlar. İki satır bir tezkire kaleme almak nerede!.. Yazılmış tezkireyi bile çıkaramazlar. Çocuklar da bir tarafa.. Onları okutan hoca efendilerin içinde gazete ve tezkire okur ve birkaç satır mektup ve tezkire yazabilir % 5 nefere çıkmaz; halbuki Ermeni ve Rum ve Yahudi etfali (çocukları) mahalle mektebine girdikten altı ay sonra kendi lisanınca gazete ve mektup okumağa ve bir sene sonra kendisi mektup yazmağa başlarlar. İkinci sene, Mukaddimat-ı Hisabiye’den (ilk matematikten) ve üçüncüde Coğrafya’dan elzem olan ufak tefek şeyleri öğrenirler. İmdi bizim çocukların fıtrat ve fetanetce bir eksiklikleri mi vardır ki, onlar gibi tahsil-i fevaid edemiyorlar? (öğrenimden yarar göremiyorlar?). Hayır, çocuklarda hiçbir kabahat yoktur, yolsuzluk bilcümle usul-i tahsilindir (öğrenim tarzınındır).“
1911 yılında Manastır-Bitola'da Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayınlandı. Zekeriya Sami Efendi'nin neşrettiği, adı Eças olup Fransızca imlâ ile 'esas' diye okunan ve cumartesi günleri yayınlanan bu gazetenin ancak birkaç sayısı günümüze ulaşmıştır.
Osmanlı mahalle mekteplerine 7-8 yıl gidip okuma -yazma öğrenemeyene rastlamak gayette normaldi , ayrıca yazma oranı okuma oranına öre çok daha düşüktü 3 % gibi, işin aslı bu alfabe ve okur yazarlık durumu pek çok aydının üzerinde kafa patlattığı bir konu Tevfik Fikret'den Ziya Gökalp'e
Meclis-i Mebusan 1293-1877 Zabıt Ceridesi/Onuncu İçtima 21 Mart 1293/1 Nisan 1877 Hazırlayan Hakkı Tarık Us/Vakit, İstanbul 1939, s. 67-68 Vilayet Kanunu Tartışması’ndan:
Yenişehirlizade Ahmet Efendi (Aydın); “...Bizde bir nahiye teşkil edilirse, yazı bilen adam bulunmaz. Bir imam yazı bilir, o da, mürekkebi kuruduktan sonra yazdığını okuyamaz. Ben derim ki, bizde nahiye memurlarının hüsn-i idaresi mümkün olamaz. Bu yalnız bizim Aydın’a mahsustur. Başka yerleri bilmem.”
Nafi Efendi (Haleb); “Bu mahzur, Arabistan’da dahi böyledir. Fakat bunlara bakılmazsa, para telef olur. Vilayetten istilam olunsun: Bakaya hep muhtarlar üzerindedir.”
Nakkaş Efendi (Suriye), “İhtimal ki, Haleb ve Aydın böyledir. Lakin Suriye böyle değildir. Her köyde üç, beş okur yazar bulunur.”
Kısa bir aradan sonra söz yine Yenişehirlizade Ahmet Efendi’ye geldiğinde bu kez “Bizim cihetlere bakılınca, her hangi köyde bir adam muhtar olsa yanıyor. Ne okumak biliyor, ne yazmak. Sandık eminleri bunları batırıyorlar. Arabistan başka imiş. Bizde ise beş, on köyde bir imamdan başka yazı bilen yoktur.”
Daha fazla bilgi edinmek isteyen pdf ye baksın. http://dergiler.ankara.edu.tdergile18/1900/19970.pdf
AYrıca Türkçe eklemeli diller ailesinden olup bu ailede
• Altay dilleri • Çoğu Ural dilleri • Türkçe • Moğolca • Japonca • Korece • Baskça • Çeçence • Abhazca • Gürcüce • Lazca • Farsça • Batı Çerkesçesi • Doğu Çerkesçesi • Karaayakça (Amerikan yerli dili) Birçok antik yakın doğu dili eklemeli dillerdendir. Örneğin Sümerce, Elamice, Hurrice, Urartuca, Hattice, Gutça, Lullubice ve Kassitçe. https://tr.wikipedia.org/wiki/Eklemeli_diller
submitted by takeojiro to Turkey [link] [comments]


Rus Alfabesi 3 - Pratik Rusça Eğitimi - YouTube 001 Rusça Alfabesi - YouTube RUSÇA ALFABE #1 - YouTube Rusça Öğreniyorum, Rus - Kiril Alfabesi Ders - 1 - YouTube RUS ALFABESİ - YouTube ️ RUS ALFABESİ: YAZILIŞI VE OKUNUŞU İLE - YouTube Rusça Rus Alfabesi Harfleri - Kiril Alfabesi Öğreniyorum ... #1 Rus alfabesi. Türkler için Rusça dersler - YouTube Rusça Alfabe - YouTube Rusça Alfabe El Yazısı

Rus Alfabesi - Kiril Alfabesi ve Rusça Harfleri Öğreniyoruz

  1. Rus Alfabesi 3 - Pratik Rusça Eğitimi - YouTube
  2. 001 Rusça Alfabesi - YouTube
  3. RUSÇA ALFABE #1 - YouTube
  4. Rusça Öğreniyorum, Rus - Kiril Alfabesi Ders - 1 - YouTube
  5. RUS ALFABESİ - YouTube
  6. ️ RUS ALFABESİ: YAZILIŞI VE OKUNUŞU İLE - YouTube
  7. Rusça Rus Alfabesi Harfleri - Kiril Alfabesi Öğreniyorum ...
  8. #1 Rus alfabesi. Türkler için Rusça dersler - YouTube
  9. Rusça Alfabe - YouTube
  10. Rusça Alfabe El Yazısı

Rusça Alfabe, Rus Alfabesi, Kiril Alfabesi, Rus Kiril Alfabesi, Rusça Alfabe Okunuş, Rusça Alfabe Okunuşu, Rusça Alfabe Okunuşlar, rus əlifbası, Rusça Alfabe... rusça ders rusça öğrenmek rusça alfabe, rusça sayılar, rusça remix, rusça müzik, rusça öğrenmek, rusça kelimeler, rusça pop, rusça küfür, rusça müzikler, rus... Ünite 1 Rus Alfabesi 33 harften oluşur. Bu ünitenin her bölümünde 11 harf öğreneceğiz. Bunlardan 5'i yazılış ve okunuş itibariyle Türkçeye çok yakın. Onlarla... ️ RUS ALFABESİ: YAZILIŞI VE OKUNUŞU İLE Merhaba arkadaşlar 💋 Rus Mafyası ile Rusça ogrenmek çok kolay. Bu videoda size Rus alfabesini yazılışı ve okunuşu il... Merhaba arkadaşlar ben Halime. bu videoda sizlere Rus alfabesinin yazılışı ve okunuşunu öğreteceğim.Kanalıma abone olmayı unutmayın . Hoşçakalın . Rusça, Rusça Alfabe El Yazısı, Rus Alfabesi El Yazısı, Kiril Alfabesi El Yazısı, Rus Kiril Alfabesi El Yazısı, Rusça Alfabe El Yazısı Okunuş, Rusça Alfabe El... Rusça alfabesi kaç harf, okunuşu ve yazılışını öğrenmek ile beraber Rusça harflerin Türkçe karşılığını öğrenerek Kiril alfabesi mantığını anlayabileceksiniz.... Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Merhaba Arkadaşlar, Bu Videomda Sizlere Rus - Kiril Alfabesini Türkiye Türkçesiyle Karşılaştırmalı Bir Şekilde Anlatmaya Çalıştım Umarım Beğenirsiniz. Rusça ... Rusça eğitim seti - Sıfırdan ileri seviye Rusça öğrenmeniz için İrina Knedyk hocamız tarafından sizler için hazırlanmış eğitim setimiz tamamen ücretsiz olup,...